jeudi 1 février 2007
Türkiye’de Şarapçılık ne durumda
Arjantin Caddesi’ndeki Keyif Shop’un sahibi Oğul Türkkan bakın bizlere neler anlattı…
(...)
Türkiye’de Şarapçılık ne durumda?
Şarabın anavatanı Anadolu ve Mezopotamya’dır. Şarabın efsanesi ise dağlarda asmalar yerlere dökülmüş, keçiler bu asmaları yedikten sonra hoplamaya zıplamaya başlamış. Şeker bekleyince alkole dönüşüyor. Geçkin meyvelerde de az da olsa alkol vardır. Böylece de şarap hikayesi ortaya çıkıyor. (...) Türkiye olarak dünyanın dördüncü büyük bağ alanlarına sahip ülkeyiz. İnanılmaz büyük bir avantajımız var ama Dünya Şarap Literatüründe hiç adı bile sayılmayan ülkelerden biriyiz. Bugüne kadar ülkemizde şarap ithalatının yasak olması, şarapçılığın mevcut yerli üreticilerinin elinde olması Türkiye’de şarapçılığın gelişmesine ve kalitenin artmasına engel oldu. Son dönemde şarap ithalatı serbest bırakılınca yerli üreticiler atağa geçtiler, kalitelerini yükselttiler. Türkiye’de şarapçılık artık yavaş yavaş gelişiyor. Düşük kalite ve yüksek fiyat nedeniyle yıllarca şarap imalatı Türkiye’de çok düşük kaldı. (...)
Bildiğimiz kadarıyla şaraplar ikiye ayrılıyor. Bize bunlardan bahsedebilir misiniz?
Şarapları genel olarak ikiye ayırıyoruz. Yeni Dünya şarapları ve Eski Dünya şarapları. Eski Dünya şaraplarından bazıları Fransa’nın Bordeaux, Burgonya ve Rhone gibi bazı bölgeleri, İtalya’nın Toscana, Piedmont gibi bazı bölgeleri, Almanya’nın, Portekiz ve İspanya’nın bazı bölgeleri Eski Dünya şaraplarının üretildiği, üretimin bölge önceden tanımlanmış alanlarla sınırlı olduğu ve köklü bölgelerdir. (...) Burada şarap seçmek zordur. İsmini telafuz etmeniz de zordur. Bilmeniz gerekir. Bu sınırlı sayıda üretilen şaraplar yıllanmaya uygun ve haliyle pahalıdır.
Yeni Dünya şarapları misyonerler, demir yolları şirketleri, kaşifler vasıtasıyla Yeni Dünya ülkelerine yani Güney Amerika, Kuzey Amerika, Güney Afrika, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkelere Eski Dünya ülkelerinden taşınmış ve dikilmiş fidelerden yapılan şaraplardır. Bu şaraplar üretici ve üzümün adı ile anılır. Üretimler çok büyük ölçekte ve eski dünyaya göre geleneksel üretim yöntemleri dışında teknoloji ve yeniliğe açıktır. Haliyle de fiyatlar makul, tüketimi kolay, yıllanmaya çok uygun olmasa da lezzetli ve ulaşılabilirdir. Bir anlamda yeni dünya şarabı popüler hale getirmiştir.
Peki Türkiye hangi kategoriye giriyor?
Türkiye Eski Dünya’ya çok yakın hatta Eski Dünya’dan bile çok eski bir ülke olmamıza rağmen yeni dünyanın trendlerini yakalamaya çalışıyoruz. Çünkü Yeni Dünya şöyle bir akılcılık yaptı. (...) Meşhur Fransız kökenli üzümleri aldı bunları kendi ülkelerine taşıdılar. Bir geçmişi olmadığı için şu bağ ya da bu bağ gibi adlandırmalardan kaçınıp, üzümün adıyla adlandırdı. Böylece Yeni Dünya şaraplarının etiketlerine baktığınız zaman üreticinin adı, üzümün adı ve mahsulün toplandığı yıl vardır. Birkaç temel üzümü telefuzlarıyla öğrendiğiniz zaman restoranlarda ya da raflarda sipariş etmeniz çok kolaydır. Ayrıca Yeni Dünya şarapları, şarabın daha büyük miktarlarda üretilmesini sağladı ve şarabın içeriğini daha basitleştirdi. (...) Kısa bir tanımı var; cüzdanda ucuz, damakta kolay, ağızda telaffuzu kolay.
Turkiye'de sarap ithalatinin zorluklari
Rekabet sarhoş etti
Tekel'in Alkollü İçecekler Bölümü'nün özelleştirilmesi alkollü içecek pazarında dönüm noktası oldu. Üretici ve ithalatçı ile ürün sayısı 3'e katlandı, rekabet kızıştı.
Bazıları 'devrim', bazıları 'ihanet' dedi. Nasıl yorumlanırsa yorumlansın, 2003 yılında alkollü içecek tarihinde bir devir kapandı ve pazar tam 61 yıl sonra devlet tekelinden çıktı. 1942'den 2003'e kadar distile alkollü içki alanında tek üretici ve ithalatçı olan Tekel'in alkollü içecekler bölümü özelleştirildi. Aslında liberalizasyon çalışmaları 1995 yılında, Gümrük Birliği Anlaşması'nın gereği olarak viski ve köpüren şarabın özel sektör tarafından serbest olarak ithal edilmesiyle başlamıştı. Bu tarihten 2003'e kadar, bira ve şarap üretimi özel sektör ve devlet eliyle sürdürülürken, ithalat sadece TEKEL eliyle ve sınırlı miktarda yapıldı.
ÜRETİCİ SAYISI 3'E KATLANDI 5 Kasım 2003 tarihinde, Tekel Alkollü İçkiler İşletmesi'nin 292 milyon dolara Nurol-LimakÖzaltın- Tütsab Ortak Girişimi'ne satılması alkollü içecek pazarında bir milat oldu. Bu tarihten itibaren, deyim yerindeyse, piyasa kabak çiçeği gibi açıldı. 2 yıl içinde üretici ve ithalatçı firma sayısı 49'dan 135'e ve toplam ürün çeşidi 900'den 2 bin 500 civarına yükseldi. Alkollü içki ithalatı da 1990'lı yıllardan itibaren aşama aşama serbest bırakılmaya başlandı. Bu serbestliği takiben, daha önce Tekel aracığılıyla ya da havaalanlarındaki Duty-Free alanları aracılığıyla Türkiye pazarına ucundan kıyısından girmiş olan ithal içkilerin direkt ithalatı için art arda yeni şirketler kuruldu. Vokta ve cin gibi 'beyaz içki' üretimi ya da ithalatına soyunanlar, rakının tahtına göz koydu. Türkiye, daha önce sadece yabancı filmlerden aşina olduğu türlü çeşit yabancı içkiyi ilk defa içmeye başladı. Rekabet artınca, yabancı içkilerin fiyatları neredeyse yarı yarıya düştü.
RAKIDA SAVAŞ PATLADI Piyasanın liberalizasyonuyla birlikte, rakı pazarındaki üretici sayısı ve rekabet de patladı. Tekel Alkollü İçkiler İşletmesi, özelleştikten sonra Mey İçki olarak yeniden yapılandı ve pazar hakimiyetini kaptırmamak için tanıtım faaliyetlerine ağırlık verdi. Mey İçki bu faaliyetleri yürütürken, özel sektör rakı pazarına çoktan gözünü dikmişti. Sonuçta özel sektör yapımı ilk rakı olan Efe Rakı 2004 yılında piyasaya sunuldu ve büyük ilgiyle karşılandı. Efe Rakı'yı üreten Elda İçecek ve Enerji Hizmetleri Sanayi ve Ticaret A.Ş.'yi, Burgaz Alkollü İçecekler Sanayi Ticaret A.Ş. ve Koç Holding ve Tariş ortaklığı ile kurulan Tariş-Tat Alkollü İçkiler San. Tic. A.Ş takip etti.
Türk şarapçılığı alarm veriyor
http://www.milliyet.com.tr/2006/05/18/pazar/yazyalcin.html
Ucuz ve kaliteli ithal şaraplar market raflarını ve restoranları ele geçiriyor. Yerli şarapçılarımız ise kalite sıçraması yapamıyor. Bağcılığa ve şarapçılığa devlet desteği verilmezse, gelecek karanlık görünüyor
myalcin@turk.net
Claude Bourgonion dünyanın en pahalı ve nadir şarabı olan Romanee-Conti'nin bağı da dahil olmak üzere, Fransa'nın pek çok önemli bağına, "Bağdaki biyolojik yaşamı araştırmak" üzere danışmanlık yapan çok ünlü bir mikrobiyolog. Bu sıfat biraz karışık olduysa, "Fransız şarabını Fransız şarabı yapan beyinlerden" demek belki daha iyi bir özet olur. Bourgonion geçen bağbozumu zamanı, Gusto Şarap Kursları katılımcılarından şarapsever turizmci Murat Yankı'nın Kapadokya'daki bağ turuna katılmış. Birlikte Emir üzümlerinin hasat edildiği bağları gezmişler. Üzümün iyi olgunlaştığı bir bağda, salkımlardan birkaç tane koparıp ağır ağır çiğneyen Bourgonion, "Böyle nefis bir üzümünüz varken, niye her tarafa Chardonnay dikmeye çalışıyorsunuz? Nasıl olsa Burgonya'nın Chardonnay'i kalitesine erişemeyeceksiniz. Elinizdeki bu hazineyi niye parlatmıyorsunuz?" diye sormuş.
Hiçbiri heyecan yaratmıyorTam da, "Yeni şaraplar, yeni tatlar" başlığı altında son birkaç ayda çıkan yeni Türk şaraplarını tanıtmak istediğim yazıyı hazırlarken ziyarete gelen Murat Yankı bu diyaloğu aktarınca, zaten pek de içime sinmeyen yazının konusu değişiverdi... Zira samimi olmak gerekirse, yılda birkaç kez yaptığım gibi tanıtmaya çalıştığım yeni şaraplardan hiçbiri gerçekten heyecan verici de değildi.Evet, düzgündüler; Doluca'nın DLC serisinden çıkardığı Boğazkere, üzümü çırılçıplak yansıtıyordu, üreticinin yapmaya çalıştığı gibi, "Dalından koparılıp yenen üzüm" gibiydi mesela. Yıllardır sessiz ve rutin giden Gülor'un biraz Cabernet katkılı Şiraz'ı, hoş bir Şiraz'dı. Çankaya'nın yeni çıkan 2005 rekoltesi çok dengeliydi. Kavaklıdere'nin 2003 rekoltesi kırmızı Selection'u, derinlikli ve zengin bir şaraptı.Yine de, market raflarını işgal eden ve aynı fiyatlarla satılan İtalyan, Fransız ve Yeni Dünya şaraplarının yanında, bundan beş-on yıl önce piyasaya yeni çıkan Türk şaraplarının yarattığı heyecanı yaratamıyorlardı. Dünyanın dört yanından gelen rakiplerin yanında, ne yalan söylemeli, aynı fiyat kategorilerinde biraz zayıf duruyorlardı. Öte yandan, Türk şarapçılığı, Bourgonion gibi büyük uzmanların bile hayran olduğu Emir üzümünden bir tane bile üzümün klasını yansıtan şarap çıkaramıyordu. Buna da şaşmamak gerekirdi, zira şarap üreticilerimiz, şaraba bir "fabrikasyon ürün" olarak bakma hastalığından da kurtulamıyorlardı.
Küçük üreticinin uyarısıHalen Türk şarap üreticileri, aşırı yüksek ÖTV'ye ve kayıtdışılığın yarattığı haksız rekabete rağmen iyi kâr ediyorlar. Ama kâr marjları her geçen gün düşüyor. Yabancı şarapların giderek daha iyileri, daha ucuza geliyor ve şimdiden bazı restoranlar sırf yabancı şaraplardan oluşan şarap listeleri yapmaya başladılar. Ev tüketiminde de ithal şarap artıyor, şarapseverler tanımaya başladıkça, yabancı şaraba korkuları azalıyor. Türk şarabının bu kalite istikrarsızlığıyla, ciddi bir ihracat şansı da yok. Önümüzdeki aylarda AB ile tarım müzakereleri hızlandığında, ilk gündem maddelerinden biri, elinde şarap fazlası olan AB'nin şaraptaki gümrük vergilerinin indirilmesi yolundaki talebi olacak. Ve gümrükler indiğinde, pahalı kalan Türk şarapları, çok ağır bir darbe yiyecek.Dünyanın tüm şarap ülkelerinde, devlet işin içinde. Sübvansiyon olarak değil, daha da değerli katkılar olan bağcılık araştırma enstitüleriyle, önoloji fakülteleriyle, bağcılık ve şarapçılık meslek okullarıyla, kalite kontrol mekanizmalarıyla...
Devlet desteği şartBizde bunların hiçbirisi yok. Öküzgözü, Boğazkere, Emir ve Narince gibi ulusal hazinelerimiz olan üzümlerin klon seleksiyonunu yapmak, ideal bağ bölgelerini ve yetiştirme biçimlerini, ideal işlenme tekniklerini belirlemek, büyük bütçelerle uzun yıllar alacak işler. Ve aslında Tarım Bakanlığı'nın, ziraat fakültelerinin görevleri... Şarapçılığımıza eleman yetiştirmek de devlete ait bir görev. Firmalarımız, Fransa'dan önolog getirtip çalıştırarak, yıllar boyu taşıma suyla değirmen döndüremezler.Türk şarapçılığı, yabancıların rekabetini bunlar olmadan karşılayamaz, açık konuşalım, batmasa da ciddi ölçüde küçülür. Ya da Arjantin'de gördüğüm gibi, haraç mezat yabancı şarap holdinglerinin eline geçer.Bizden uyarması...